top of page

İlk Sayı
Mart 2026'da
Yayında!
Galileo Galilei'nin Teleskopuyla Yaptığı Bilimsel Devrim
21 Şubat 2026
1609 yılının yaz aylarında, Venedik’te bir matematik profesörü olan Galileo Galilei, Hollanda’da uzakları yakınlaştıran bir aletin icat edildiğine dair söylentiler duyduğunda, bu bilginin sadece askeri bir casusluk aracı değil, evrenin sırlarını çözecek bir anahtar olduğunu sezmişti. Kendi merceklerini büyük bir titizlikle taşlayarak yaptığı ve "perspicillum" adını verdiği teleskobu gökyüzüne çevirdiği o gece, insanlık tarihi için geri dönülemez bir eşikti. O ana dek Aristoteles ve Batlamyus’un öğretileriyle sarmalanmış, Dünya’nın merkezde olduğu, kusursuz ve değişmez gök kubbe anlayışı, Galileo’nun cam merceklerinden sızan gerçeklikle bir gecede yerle bir oldu. Bu, sadece bir teknik ilerleme değil; insanın evrendeki yerini yeniden sorguladığı zihinsel bir ihtilaldi. Galileo’nun teleskopla yaptığı ilk gözlemler, yerleşik dogmaları kökünden sarsan keşiflerle doluydu. Ay’ın pürüzsüz ve kutsal bir küre olduğu sanılırken, Galileo onun üzerinde devasa dağlar, derin vadiler ve kraterler olduğunu gördü; yani Ay da tıpkı Dünya gibi "kirli", kusurlu ve coğrafi bir yapıya sahipti. Jüpiter’in etrafında dönen dört büyük uyduyu (Io, Europa, Ganymede ve Callisto) keşfettiğinde ise yer yerinden oynadı. Bu keşif, evrendeki her şeyin Dünya etrafında dönmediğine dair ilk somut ve görsel kanıttı. Ardından gelen Venüs’ün evreleri gözlemi, bu gezegenin Güneş etrafında döndüğünü şüpheye yer bırakmayacak şekilde tescilledi. 1610’da yayımladığı Sidereus Nuncius (Yıldızların Habercisi) adlı eseri, sadece bilim dünyasında değil, saraylarda ve kilise koridorlarında da bir deprem etkisi yarattı. Ancak hakikat arayışı, Engizisyon’un gölgesinde tehlikeli bir yolculuktu. Katolik Kilisesi için kutsal metinlerin yorumlanması mutlak bir tekeldi ve Galileo’nun Kopernik sistemini (Güneş merkezli evren) savunması, İncil’deki bazı pasajlarla çelişiyordu. Kilise, evrenin merkezinden feragat etmeyi, otoritesinden feragat etmekle eş değer görüyordu. 1616’da bu sistemi savunması resmi olarak yasaklanan Galileo, yaklaşık 16 yıl süren bir sessizliğin ardından, 1632’de yayımladığı İki Büyük Dünya Sistemi Hakkında Diyalog eseriyle bu yasağı zekice bir kurguyla delmeye çalıştı. Ancak eserdeki "saf" karakterin Papa’nın görüşlerini savunur gibi yansıtılması, bardağı taşıran son damla oldu. 1633 yılında, yetmiş yaşına merdiven dayamış, hasta ve bitkin bir adam olarak Roma’da Engizisyon mahkemesinin önüne çıkarılan Galileo, hayatının en ağır sınavını verdi. Engizisyon, onu "sapkınlık" suçlamasıyla yargılarken aslında tüm bilimsel rasyonaliteyi mahkum etmeye çalışıyordu. Galileo, yakılan Giordano Bruno’nun kaderinden kaçmak için diz çökerek kendi teorilerinden vazgeçtiğini söylemek zorunda bırakıldı. Efsaneye göre mahkeme salonundan çıkarken ayağını yere vurmuş ve "Eppur si muove" (Yine de dönüyor) diye fısıldamıştı. Bu cümle, otorite ne derse desin gerçekliğin değişmeyeceğine dair bilimin sessiz ama sarsılmaz zafer çığlığıydı. Ömrünün geri kalanını Floransa yakınlarındaki evinde göz hapsinde geçiren Galileo, kör olmasına rağmen bilimsel üretimini durdurmadı. Modern fiziğin temellerini attığı İki Yeni Bilim Üzerine Diyaloglar eserini gizlice yurt dışına göndererek yayımlattı. Kilise, Galileo’nun haklılığını ancak 1992 yılında, yani ölümünden tam 350 yıl sonra resmen kabul ederek özür diledi. Galileo’nun mirası, sadece icat ettiği teleskop veya keşfettiği uydular değildir; o, otoritenin dayattığı dogmalar karşısında "gözlem ve deneye" dayalı rasyonel düşüncenin, yani modern bilimin metodolojisini kanıyla, teriyle ve dehasıyla inşa etmiştir. Bugün uzayın en derin noktalarına bakan devasa aynalar, Galileo’nun o karanlık gecede gökyüzüne çevirdiği ilk mütevazı merceğin ışığını taşımaktadır.
2
dk.

Sorularla Tarih
Protestanlık Nasıl Ortaya Çıktı?
2 Kasım 2025
16.yüzyıl Avrupa’sı, toplumsal ve siyasal yapıda belirgin kırılmaların yaşandığı bir dönemdi. Katolik Kilisesi, Ortaçağ boyunca sürdürdüğü geniş otoritesine rağmen 14. ve 15. yüzyıllarda yaşanan krizler nedeniyle nüfuz kaybetmeye başlamıştı. Avignon Papalığı ve Batı Schizması gibi kurumsal çalkantılar, Kilise’nin evrensel temsil iddiasını zayıflatmış; Kara Veba’nın yıkıcı etkileri ise ruhban sınıfının otoritesini sorgulatmıştı. Bu ortamda ekonomik ve siyasal gücünü korumakta zorlanan Kilise, endüljans satışları gibi uygulamalar nedeniyle halkın giderek artan eleştirileriyle karşı karşıya kalmıştı. Özellikle affın maddi karşılıkla alınabileceği algısını güçlendiren bu uygulamalar, hem ruhani itibar hem de ahlaki güven açısından ciddi bir erozyona yol açıyordu. Martin Luther'in 95 Tezi Wittenberg Kilisesi kapısına çivilediğini gösteren resim çalışması Aynı dönemde Avrupa’da yükselen hümanist düşünce, bireysel okuma ve özgün kaynaklara dönüş hareketini teşvik ediyordu. Rönesans hümanizminin ad fontes ilkesi, kutsal metinlerin Latince çevirileri yerine özgün dillerinde incelenmesine olanak sağladı. Erasmus gibi hümanistlerin eleştirileri, Kilise’nin entelektüel kapasitesine yönelik şüpheleri artırırken; yeni bir düşünsel zeminin oluşmasına katkıda bulundu. Öte yandan matbaanın yayılması, bilgiyi erişilebilir kılarak fikrî hareketlerin geniş kitlelere ulaşmasını sağladı. Böylece Avrupa, geleneksel otoritelere meydan okumaya hazır bir entelektüel atmosfere sahip olmuştu. Protestanlık nasıl ortaya çıktı sorusuna gelecek olursak, bu ortamda yetişen Martin Luther, yoğun bir içsel muhasebe sürecinden geçerek teolojik arayışlarını derinleştirmişti. Augustinusçu tarikat üyesi olarak manastır yaşamına girdiğinde, günah, adalet ve kurtuluş kavramları üzerine yoğunlaştı. Pavlus’un mektuplarını ayrıntılı biçimde incelemesi, onu “imanla aklanma” öğretisine götürdü. Luther’e göre insan, doğası gereği günahkârdır ve iyi eylemler kurtuluşu sağlamaya yetmez; kurtuluş, Tanrı’nın lütfunu imanla kabul eden kişiye verilen ilahi bir armağandır. Bu yaklaşım, Katolik Kilisesi’nin sakramentlere ve iyi işlere dayalı teolojik yapısıyla temelden çelişiyordu. Böylece Luther’in düşünsel yönelişi, Kilise’nin otoritesinin merkezine dokunan bir nitelik kazandı. Luther’in 1517’de kaleme aldığı 95 Tez, başlangıçta akademik bir tartışma çağrısından ibaretti; fakat matbaanın etkisiyle Avrupa genelinde hızla yayıldı. Tezlerde endüljans uygulamasının teolojik temelleri sorgulanıyor ve gerçek tövbenin içsel bir dönüşüm olduğu savunuluyordu. Ancak bu eleştiriler zamanla Kilise’nin ruhsal yetkilerini ve Papalık’ın otoritesini hedef alan daha geniş bir meydan okumaya dönüştü. Papalık, Luther’i aforoz ederek düşüncelerini bastırmaya çalıştı; fakat Luther, Worms Diyeti’nde görüşlerini geri çekmeyi reddederek açık bir direnç sergiledi. Bu tutum, onu yalnızca teolojik bir reformcu değil, siyasal bir figür hâline de getirdi. Reformun geniş kitleler tarafından benimsenmesinde siyasal unsurların rolü azımsanamaz. Alman prensleri, Papalık’ın ekonomik taleplerinden ve merkeziyetçi baskısından rahatsızdı. Luther’in fikirleri, yerel siyasal özerklik arayışlarıyla birleşince Reform için uygun bir ortam oluştu. Böylece birçok Alman bölgesinde Lutherci öğreti devlet desteğiyle kurumsallaştı. Luther’in İncil’i Almancaya çevirmesi, hem dini bilgiyi halkın erişimine açtı hem de Almanca dilinin standartlaşmasına katkı sağladı. Protestanlık bu süreçte yalnızca bir teolojik akım değil, aynı zamanda bir kültürel ve toplumsal dönüşümün aracı hâline geldi. Reform hareketi kısa sürede Almanya sınırlarını aşarak Avrupa’nın farklı bölgelerinde özgün biçimler aldı. İsviçre’de Zwingli ve Calvin gibi isimler, Luther’in öğretilerini farklı teolojik yönelimlerle birleştirerek yeni reform gelenekleri yarattı. İngiltere’de VIII. Henry döneminde yaşanan kopuş ise Protestanlığın siyasal yönünün ne kadar belirleyici olabileceğini gösterdi. Bu genişleme, Protestanlığın tek tip bir yapıdan ziyade çeşitli yerel geleneklerin oluşturduğu çok katmanlı bir dinî hareket hâline gelmesini sağladı. Reformun etkileri uzun vadede Avrupa’nın toplumsal ve siyasal düzenini köklü biçimde değiştirdi. Devlet otoritesi dinsel kurumlardan bağımsızlaşmaya başlayarak laikleşme sürecini hızlandırdı. Eğitim alanında okuryazarlık oranları arttı; çünkü Protestan anlayışa göre her bireyin Kutsal Kitap’ı okuyup yorumlayabilmesi gerekiyordu. Bu durum hem bireysel düşüncenin güçlenmesini sağladı hem de modern vatandaşlık kültürünün temellerini attı. Ekonomik alanda rasyonelleşme, çalışma disiplini ve bireysel sorumluluk gibi değerler öne çıkmış, Weber’in daha sonra “Protestan Ahlakı” kavramıyla ilişkilendirdiği kültürel dönüşüm ortaya çıkmıştı. Sonuç olarak Martin Luther’in hareketi, yalnızca Katolik Kilisesi’ne yöneltilmiş bir teolojik eleştiri değil, Avrupa’nın tarihsel gelişimini şekillendiren büyük bir kırılma noktasıdır. Teolojik, siyasal, toplumsal ve kültürel boyutlarıyla Reform, modern dünyanın oluşum sürecine etkide bulunmuş; birey, otorite ve özgürlük kavramlarının yeniden tanımlanmasına katkı sağlamıştır. Luther’in düşünceleri ve Reform hareketinin yarattığı dönüşüm, günümüz toplumlarında dahi etkisini sürdüren bir tarihsel miras olarak önemini korumaktadır.
3
dk.


Yazarlar
bottom of page
.png)

































